Akademik Yayın Paradoksları

Köşe Yazısı Künyesi: Kızıl C. (2010). "Akademik Yayın Paradoksları", Habertürk Gazetesi, 21 Kasım 2010 Pazar Tarihli Köşe Yazısı, Sayfa 21.

Citation: Kızıl C. (2010). "Akademik Yayın Paradoksları" (Academic Publication Paradoxes), Haberturk Gazetesi (Haberturk Newspaper), November 21, 2010, Sunday, Page 21.

Türkiye’nin akademik yayın performansı, geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında üniversiteler ve medyada çok daha fazla yer almaya, tartışılmaya başlanmıştır. Hiç kuşkusuz, belirtilen husus bir ölçüde sevindirici nitelik arz etse de asla yeterli değildir… Zira, ülkemizin akademik yayın performansıyla ilgili bir takım aksaklıkların mevcudiyeti kabul edilmekle birlikte yeterli çözüm önerileri sunulmamakta, gerekli adımlar atılmamaktadır. Bir başka ifadeyle, ilintili ve eş zamanlı semptomların doğurduğu sendrom tedavi edilememektedir.

Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) resmi web sitesindeki 2009 yılı verileri baz alındığında, Türkiye’de en çok yayın üreten ilk beş üniversiteden çıkan toplam eser sayısının 5728 olduğu görülmektedir. Madalyonun diğer yüzü ise, bahse konu olan beş üniversitede toplam 8768 kadrolu öğretim üyesinin çalıştığına işaret etmektedir. Büyük resim görüldüğünde, akademisyen başına 0,65 yayın düştüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de akademik yayın açısından en üretken olan beş üniversitemizde ortalama bir akademisyen yılda bir yayın bile yapamamaktadır. İngiltere’de ise 2008 ortalaması 1,49 olarak raporlanmıştır. Öte yandan, Thomson’s ISI Web of Science referans olarak alındığında, 30 Haziran 2010 itibariyle Türkiye’de 1.000.000 kişi başına 343 bilimsel yayın düşmektedir. Advisory Council for Science, Technology and Innovation ise Aralık 2009 Avrupa Birliği ortalamasının 1.000.000 insan başına 821 yayın olduğunu açıklamıştır. Eurostat’ın 2009 yılı verileri ışığında ise ülkemizde 1.000.000 şahıs başına yalnızca 3 patent düşmektedir. Almanya’da bu sayı 235, Amerika Birleşik Devletleri’nde 289 ve Japonya’da 994’tür.

Gözlemlenen tabloda, akademik yayın performansı bakımından iç açıcı bir konuma sahip olmamamızın asıl nedeni bir dizi paradokstur. Öncelikle, üniversitelerimiz gelirlerini arttırmaya odaklanmalıdır. Çünkü ancak bu sayede araştırma fon paylarının, akademisyen sayılarının, akademisyen maaşlarının ve yayına yönelik destek faaliyetlerinin arttırılması, öğretim üyesi / öğrenci oranının ise azaltılması söz konusu olabilir.

Esasen, belirtilen faktörler bir zincirin demir halkaları gibi de birbirine sıkıca bağlantılı, karşılıklı ilişki içindedir. Örnek vermek gerekirse, araştırma fon paylarının çoğalması hem üniversite-sektör işbirliğini kuvvetlendirir hem de yayın adedinin gelişme göstermesini mümkün kılar. Akademisyen sayı ile maaşlarının yüksek olması hem üniversitelerin reputasyonuna ve insan sermayesine pozitif etkide bulunur, hem de akademik yayın sayılarının yükselmesine öncülük eder. Yayına yönelik destek faaliyetleri bir taraftan akademik personel motivasyonunu arttırırken, diğer taraftan personel devir hızını azaltır. Dolayısıyla, akademik yayın sayısı tırmanmaktadır. Benzer şekilde, öğretim üyesi / öğrenci oranın azalması hem eğitim kalitesini arttırıcı hem de akademik yayınları ateşleyici bir unsurdur. Üniversitelerimiz gelirlerini arttırmak için ise mezunlarıyla sıkı ve pozitif bir ilişkiye sahip olmalı, proje sayılarını ileriye taşımalı, teknolojiden faydalanarak uzaktan eğitim benzeri metotları da değerlendirmeye tabi tutmalıdır. Örneğin Harvard Üniversitesi’nin yıllık bağış fon tutarı 27,4 milyar dolar, araştırma ve burs olanaklarında oldukça faydalıdır.

Son olarak, akademisyenliğin temeline inerek araştırma görevliliği kurumuna önem verilmelidir, üniversite kadrolarında çeşitlilik ve kurumların kendi yetiştirdiği akademisyen – transfer edilen akademisyen dengesi sağlanmalıdır, akademisyenliğin cazibesi arttırılmalıdır ve çok daha fazla öğretim üyesi yetiştirmemiz gerektiği kabul edilmelidir, öğretim üyelerinin ders yükü azaltılmalı, akademik kadrolar araştırmacı ve ders verenler olarak ayrıştırılmalıdır.